24 Eylül 2011 Cumartesi

Güzel Bir Günün Başlangıcı

Asla unutmayacağımız bir ses.


     Sıcak yaz güneşinin kadim şehir istanbul'un tepesinde parladığı günlerden birindeyiz. Taksim Meydanı'ndaki simit sarayında dışarıda oturmuş buz gibi bir ice-tea içerken arkadaşlarımla sohbet ediyorum. Süregiden sohbetimiz ağlama sesleri ile kesiliyior. İki masa önde tek başına oturan bir kızın sessizce hıçkırmaktan tam zamanlı ağlama moduna geçtiğini görüyoruz. Kızı dikkatlice inceliyorum. Üstünde çiçek desenli entari ve masanın altındada kendisine ait olduğunu sandığım bir çanta var. Kızın üstündeki elbiseye bakılırsa doğudan bir yerden olmalı. Yüzünün karateristik özellikleri de bunu doğrular gibi. kalın kaşlar, yeşil gözler ve kavruk bir ten. Güzel bir kız sayılır aslında tabi eğer yüzü gözü kırmızı ter içinde olmasaydı ve ağlamıyor olsaydı. Ağlama seslerini duyan tek meraklı insan grubu biz değiliz. Mekandaki beyaz sakallı bir amca dayanamayıp kalkıyor ve kızın omzuna dokunup duyamayacağım bir seste birşeyler fısılıyor. Kız ağlamayı kesiyor ve korkuyla arkasına dönüyor. Amcanın elini atıyor üstünden ve ayağa kalkıyor. O an kızın neden ağladığına dair kesin bir fikrim oluyor.


      Şişmiş kocaman göbeğini neden görmedim önceden bilmiyorum. Dikkatlice incelememden! kaçmış olmalı. Kız hamile olmasına rağmen çantayı tek eliyle kavrayıp amcayı yolundan itiyor. Koca çantayı sırtlayıp giderken şarr diye altından su akıyor ve kızımız orada donakalıyor. Etrafta benim kadar olayları geç anlayan insanlar yok allahtan. Bir iki teyze kızı kollarından tutup simit sarayına sokuyorlar. Millet ayaklanmış içerde neler oluyor görmeye çalışıyorlar. Kızın attığı çığlıklar içerden teyzelerin yağdırdığı emirleri bastırıyor.


     On beş dakikadır çığlıklar senfonisini dinlerken bir  omuz beni ezip geçiyor. Omzun sahibi olan simit sarayının önündeki kalabalığı yararak ilerleyen takım elbiseli adamı görüyorum. Uzun boyuyla kalabalığın içinden seçmek o kadar zor değil. İnsanları iterek zor da olsa içeri giriyor. Kısa bir süre sonra tek sesli çığlık senfonisine bu sefer başka insanların çığlıkları ekleniyor ve içerden on el silah sesi geliyor. On el biraz abartılı oldu evet. Kaç el ateş edildiğinden emin değilim o sırada korkudan altıma sıçmış olmalıyım. Arkadaş grubum da dahil sarayın önünde toplanan kalabalık bir anda çil yavrusu gibi dağılınca ezilme tehlikesi geçiriyorum ama kendimi toparlıyorum. Kabalık bir anda dağılınca simit sarayı tam görüşe açık. Yerde yatan garson ve teyzeyi görüyorum. Garsonun beyaz üniforması kırmızıya bulanmış olması hayra vesile değil tabi ki


     Mekanın ortasında takım elbiseli adamı elinde silahı ile görüyorum. O anda tezgahın oradan elbisesi parçalanmış kız fırlayıp kapıya koşuyor. Giydiği elbisenin ön tarafı kesik ve vajinasından tomurcuk gibi küçücük kafa ve bir çift küçük el fırlamış halde. Kızın attığı depar yüzünden küçücük beden bir o yana bir bu yana sallanıyor. Kızın bacaklarının bir kısmı çıplak ve kana bulanmış halde olmasına rağmen hızlıca kapıyı savurup dışarı çıkıyor. Takım elbiseli adam da peşinden fırlıyor. Sanırım ömrüm boyunca bilmeyeceğim bir nedenden ötürü tamamen içgüdüsel bir kararla adamın önüne dikiliyorum. Bana çarpınca ikimiz de büyük bir gürültüyle dışarıda duran masanın üstüne düşüyoruz. Adam düşerken çenesini sertçe masanın kenarına vurmuş olmalı ki çenesini tutup inliyor yerde. başımı kaldırıp görüntüden şoke olmuş kalabalığın vajinasından bebek sarkan kıza yol açtığını görüyorum.

30 Ağustos 2011 Salı

Where White Man Went Wrong



 Natalie Portman'ın gerçek ismi Natalie Hershlag


Indian Chief 'Two Eagles' was asked by a white U.S. government official, "You have observed the white man for 90 years. You've seen his wars and his technological advances. You've seen his progress, and the damage he's done."

 The Chief nodded in agreement.

  The official continued, "Considering all these events, in your opinion, where did the white man go wrong?"

  The Chief stared a t the government official then replied,

 "When white man find land, Indians running it, no taxes, no debt, plenty buffalo, plenty beaver, clean water. Women did all the work, medicine man free. Indian man spend all day hunting and fishing; all night having sex."

   Then the Chief leaned back and smiled, "Only white man dumb enough to think he could improve system like that."


Alıntılanan Yer

23 Ağustos 2011 Salı

Babalar ve Oğulları

resimdeki adam sakalsız zach galifianakis, hangover 


babam dünyanın en iyi babasıydı. işten gelince ben ve abimle oyun oynar ve bizi gerçekten çok severdi. bir gün, okuldan geldiğimde annemi evde sinirden çılgına dönmüş halde buldum. ne oldu, babam nerde diye sorduğumda annem babamla ayrıldıklarını ve babamın başka bir kadınla beraber olduğunu ve başka bir çocuğu olduğunu söyledi. hiçbirşey anlamamıştım. babam asla böyle birşey yapmazdı. odama gittim oturdum orada. 5 saat sonra anladım ki babam bir daha asla dönmeyecek. gün boyu ağladım.

bir ay geçti, babamdan tek bir işaret yok, gerçekten çok özlemiştim onu. sonraki 3 ayda üzüntüm ve özlemim kızgınlığa dönüştü. babam bana bir hoşçakal bile demeden nasıl gidebilirdi? yıllar geçti, unutmaya başladım babamı. ben de bir aile kurdum ve çocuklarım oldu. çocuklarımı çok ama çok sevdim. onlara olan sevgimi düşündükçe kendi babam aklıma gelir ve bizi öylece terketmesinin ne kadar büyük bir haksızlık olduğunu hatırlardım.

bir gün halam aradı ve babamın kanser olduğunu ve şu an son saatlerini yaşadığını söyledi. umursamadım bile. niye umursayayım ki bizi unutan en başta oydu. sonradan eşim onu ziyaret etmem gerektiğini söyledi. hastaneye gittim. herkes babamın başucundaydı, annem bile. ağlıyordu herkes, babam ben gelene kadar ölmüştü. tek damla gözyaşı bile dökmedim. 3 gün sonra annem bana bir sepet dolusu mektup verdi. bunları babamın gönderdiğini ve bunları bizden gizlediği için çok üzgün olduğunu söyledi. kalbim orada çöktü. kendime hakim olamadım ve anneme tokat attım.

günler sonra babamın eşyalarını toplamaya evine gittim. başka bir ailesi falan yoktu. tek kişilk daire, tek kişilik yatak. oturma odasının tam ortasında da abimin, annemin ve benim fotoğrafı vardı.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

A Speeding Ticket



Two British traffic patrol officers from east of Edinburgh, were involved in an unusual incident, while checking for speeding drivers on the road.

One of the officers ( who are not named ) used a hand-held radar device to check the speed of a vehicle approaching over the hill, and was surprised when the speed was recorded over 300mph. The machine suddenly stopped working and the officers were not able to reset it.

The radar had in fact locked on to a NATO Tornado fighter jet over the North Sea, which was engaged in a low-flying exercise over the area.

Back at police HQ the chief constable sent a stiff complaint to the office. Back came the reply in true laconic style. "Thank you for your message, which allows us to complete the file on this incident. You may be interested to know that the tactical computer in the Tornado jet had automatically locked on to your 'hostile radar device' and sent a jamming signal back to it. Furthermore, the Sidewinder air-to-ground missiles aboard the fully-armed aircraft had also locked on to the target. Fortunately the Dutch pilot flying the Tornado responded to the missile status alert intelligently and he was able to override the automatic protection system before the missile was launched."

30 Temmuz 2011 Cumartesi

True Story


 There are dozens of story about 9/11 attacks but this one surely deserves to be heard. The story is taken from a random newspaper. The first divorce directly after September 11th terrorist attacks has been filed in New York. It appears a guy with an office on the 103rd floor of the World Trade Center spent the morning at his girlfriend's apartment with his phone turned off. he wasn't watching TV either. When he turned his phone back on at about 11am, it rang immediately. It was his hysterical wife, "Are you OK? Where are you? " He said, "What do you mean ? I'm in my office of course!"

22 Temmuz 2011 Cuma

Yakup Abi ve Sağlık


biliyorum ki birisi ekranıma dokunduğu zaman bunu birşeyi göstermek için yapıyor ama lütfen yapmayın arkadaşlar. ben sizin gözünüze parmağımı sokuyor muyum? birşeyi işaret etmek için başka yöntemler var.


birgün bütün okul olarak yanımızdaki bir hastaneyi ziyarete gittik. kızılay haftası gibi birşey idi sanırsam. kan bağışı kampanyaları, bedava aşılar, hastaların nasıl tedavi edildiği bunun gibi birsürü şey. son olarakta diyaliz makinesine bağlı olan hastaların koğuşunu gezdik. ıstırapları yüzlerinden okunan insanları görmek gerçekten üzücüydü. o günkü geziden ben ve iki kızarkadaşım bayağı etkilenmiştik.

ertesi günü yanıma bu ikisini alıp sağlık ocağına gidecektik. orada iki şahit ( benim yanımdaki arkadaşlar ) huzurunda bir belge imzalıyorsun ve sana bir kart veriyorlar. prosedüre göre bu kartı yanından hiç ayırmaman lazım. doktorlar bu kartı görüp senin organ bağışçısı olduğunu öğrenip ona göre organlarının bağışlanmasını falan ayarlıyorlar.

sokağa çıkıp önüme gelen ilk taksiyi çağırdım. kapıyı açtım öne geçtim bir de ne göreyim: Yakup Abi.

- Abi ne oldu hani senin ehliyet gümlemişti burda ne yapıyon? (bkz: Yakup Abi)

- Bir arkadaşımın yerine bakıyorum koç. sen nereye gidiyorsun?

- Sağlık ocağına gidiyoruz. bla bla bla.. organ bağışı bla bla bla...

arkadaki arkadaşlarımın onayıyla hikayemi anlattım. Yakup Abi: " Lang oglum siz delirdiniz mi?"

- Organ bağışçısı olmayın. eğer doktorlar organ bağışçısı olduğunuzu öğrenirse sizi kurtarmak için fazla çabalamazlar. o organ bağışı olayı kolayca sana karşı kullanılabilir. herşey çıkar ilişkisi için. bence tam bir saçmalık hayatım bir boka değmez ama organlarım çok değerli. böyle bir kumar oynamazdım sizin yerinizde olsaydım. Gencecik insanlarınız bla bla bla...

o gün sağlık ocağına gitmedik. bizimkiler de zaten hemen fikir değiştirdi. onun yerine gittik sinemaya avatar'ı izledik. Allah seni bildiği gibi yapsın Yakup Abi